27 Eylül 2011 Salı

kuzey toprakları

stockholm, haga park

"Ertesi gün tam güneşin kavuştuğu saatlerde, Aragorn tek başına ormanda dolaşıyordu; içi neşe doluydu; kendisi umut dolu ve dünya da çok latif olduğundan şarkılar söylüyordu. Aniden, daha şarkısını söylerken, huş ağaçlarının beyaz gövdeleri arasında, yeşil çimenler üzerinde yürüyen bir kız gördü; bir rüyaya daldığını veya okudukları şarkıları dinleyenlerin gözleri önünde canlandıran Elf Ozanlarının kabiliyetlerini kazandığını düşünerek olduğu yerde hayretler içinde kalakaldı.


Çünkü Aragorn tam o anda Lúthien ile Beren’in, Neldoreth Ormanı’nda karşılaşmasını anlatan Lúthien gazelini okuyordu. Ve o da ne! Lúthien gözleri önünde,gümüşlere ve mavilere bürünüp bir elf yuvasındaki alacakaranlığa benzeyen zarafetiyle Ayrıkvadi’de yürümeye başlamaz mı; kara saçları aniden çıkan yelde dağılmış, kirpikleri yıldızlar gibi taşlarla dolu.


Bir an için Aragorn sessizce seyretti fakat onun geçip gitmesinden ve bir daha onu görememekten korkarak ona Tinúviel,Tinúviel! diye seslendi, çok zaman önce, Eski Günler’de Beren’in yaptığı gibi."
...

J.R.R. Tolkien, Yüzüklerin Efendisi. Tek Cilt, EK E, S. 983-984.
(Aragorn ile Arwen'in Tanışması Bölümünden)



kutsal topraklardan..
http://www.facebook.com/media/set/?set=a.13877547661.23552.586472661&l=303e3cec94&type=1

25 Eylül 2011 Pazar

caz çağım gelmiş..

kaf dağı'ndaki kasaba
bulut içinde, yağmur altında.
pazar günü ve tez yazıyorum.
ntv'den odaya dolan eski bir şarkıyı başka bir ritmde
tüm duyularımla dinliyorum,
caz çağım gelmiş.

hatırlıyorum,
10 yıl önce eylül akşamında
köpek korkusundan geceleri yürüyemediğim Olimpos-Çıralı Köyünde
17 yaşındaki bir kızdan dinlemiştim
Teoman'ın İki Yabancısını.
Isn't it ironic, don't you think?

http://tvarsivi.com/player.php?y=13&z=2011-09-25%2010:51:00
http://www.ttnetmuzik.com.tr/album/Turkish_Standards_Vol_1/251065/albums/2986045

12 Eylül 2011 Pazartesi

yol, dağ, karadeniz

rize 
cumartesi sabahı artvin'den yola çıkıyorum, hopa'da başlayan yağmur rize'de çıldırıyor..açlıktan başım dönerken kocaman kaşarlı-sucuklu pide gözlerimi açıyor, fındık tepesinin altındaki sütlacı pas geçiyorum... birazdan eco gelecek; 3 günlük telefon trafiği, devlet bürokrasisi, erzurum otobüsçüleri ve ısrar sonunda artvin yerine ancak çayeli'nde buluşabiliyoruz; 8 saat midibüsle gelmiş ve rota ayder..

çamlıhemşin sapağından ayder'e dönerken dağcılar, çanta, es-ts olmaması garip.. ağaçlar orman içinde göğe varıyor, eco domaniçli selo'yu arayıp manzarayı anlatıp intikamını alırken..



ayder
çamlıhemşin'de yine bir pidecide duruyoruz, eco doyuyor.. küçücük ilçede, daracık sokağa bakarak sessizce oturmak iyi geliyor.. 7 sene önce yine buradan aldığım iran işi kırmızı-siyah yemenimi yeniliyorum.. hava kararmadan ayder'e varmalıyız. yağmur çiselerken giriyoruz pansiyon ülkesine; birkaçına fiyat soruyoruz.. aklım tepede, sakin ve gururlu liligum'da kalıyor.. 7 yıl önce amlakit'ten ayder'e patikadan yağmur altında yürüyüp soba sıcaklığını ve kuruluğunu bulduğum evde..

artık sefil yerlerde kalmama kararımın sonucu serender'e park ediyoruz.. ayder'in ilk kadın pansiyoncusuna.."mesleğim bu" diyor..1967'de çamlıhemşin'den nişantaşı'na göçmüş ve bir bakkal dükkânı açmış.. kocası için "dükkânı boşa çalıştırırdı" diyor, meğer muhitin ressamları, sanatçıları hep veresiye yazdırırmış..zamanla tarabya boşken arsa alıp para buldukça kat çıkmışlar.. evlerini 80lerde araplara, sonrasında da iranlılara kiralamışlar; kendisi de çocuklarını alıp içini biraz düzenlediği kömürlükte yatmış.. iranlılar yüzünden ikinci şubeye bile götürmüşler eskortla..şimdi 3 oğlunu da evlendirmiş; "elin kızlarına verirsen..."diye başlıyorum; "gelinlerde bir şey yok, oğlanlar adamsa arasınlar annelerini" diyor:)

odada uydulu lcd tv bile var; ama bir türlü çalışmıyor, gerekmiyor da..haritadan yarın için güzergâh bakıyoruz. sabah ahşap pansiyonda çocuk sesi uyandırıyor eco'yu kabuslarından.. tenzile teyzenin gece önümüzde yaptığı kara yemiş reçelli kahvaltıyla ayder-hazindak patikasına gidiyoruz. 

eco'nun botu yok, terlikleri var! önce 200 m spor ayakkabısıyla yürüyor, sonra terlik giyiyor; nasıl olsa cedo'nun çantası var.. yola çıkarken uyarmıştım halbuki..hemen çantayı eco'ya veriyorum, akılsız başının cezasını çeksin diye.. neyse 15 dk sonra alıyorum çantayı; ayakçı ihtiyacı varsa kendisine bir sevgili bulsun..kadın-erkek-sömürü konusundaki kuramlarımın yine ispatlanmasının bir tadı da kalmadı!

hazindak yaylasına giden patika önce birkaç evin dibinden geçiyor, sonra köprüden.. hamam olduğunu öğreneceğimiz yıkık kubbeyi geçip yükselmeye başlıyoruz. hazindak yaylasına yol yapılmadan önce tüm ihtiyaçlar bu patikayla ayder üzerinden karşılanırmış, artık şehirli turistlere kaldı ve kayboluyor diğer  yayla patikaları gibi..

eco terlikleri elinde taşıyor; çamura bata çıka yalın ayak tırmandı..50 dk yükseldikten sonra dönüyoruz, 50 metrelik şelalenin altında mola veriyoruz, güneş var ama ısıtmıyor..havuzcuklara belki bir ay önce girebilirdik.. foto mkn yok, ama mesuduz ormanın içinde.. 2 saatlik bu yürüyüş iyi geliyor ikimize de; ayda bir ayder'e gelmeye karar veriyorum.. kararımı bir kayaya oturmuş kayısı kurusu yerken ve ayder'i seyrederken düzce'deki dragon'la paylaşıyorum..

arhavi'ye doğru
çamlıhemşin'e dönerken otostop yapan baba ve oğulu alıyoruz hüs ve can; her insan başka dünya. çamlıhemşin'de iniyorlar, eco'nun alışverişini beklerken macahel'den bahsediyorum, zil kaleye gidecekken vazgeçip "bizi de macahel'e yakın bir yerde indir" diyorlar; seviyorum bu ikiliyi..

istanbul'da yaşarken 9 yaşındaki can'ın okulu için ani bir kararla datça'ya yerleşiyorlar yavaş yavaş..3 gün önce yine ani bir kararla karadeniz turuna çıkmışlar, havaalanına giderken polar vs. almışlar..bu arada taksimdeki dükkana  eşi bakıyor. akıllarına neresi eserse oraya gidiyorlar, "bir lonely planet rehber faydalı olabilir" diyorum; "yok, hindistan'ı gezerken rehber kullanmıştım, artık sıkıldım" diyor.. meğer iran, pakistan, hindistan, avrupa, amerika dolaşmış hüs. bir gün amerika'dan gelip londra'ya giderken çocuk konusu ortaya çıkmış ve 6 sene o gezgin adam oturduğu yere mıhlanmış.. can biraz büyüdüğünde yeniden yola koyulabilmiş..

sahil yolunda herşeyden, istanbul'dan, londra'dan, hindistan'dan tekstilden, çalışmaktan, gezmekten, evlilikten, çocuktan, yemekten, yolculuktan bahsediyoruz. can her normal çocuk gibi sıkılıyor, arhavi'ye varana kadar arabada zıplıyor.. 

arhavi
arhavi'de 10 gün önceki pidecime park ediyoruz; can "cappy karışık" diye tutturuyor, karışık pidenin üzerine hamburger istiyor..eco nihayet sütlacını biraz ılık da olsa buluyor.. yusuf'la arhavi'de tanışıyoruz, taaa singapur'dan ebru vermişti haberini..denizin siyahlığına bakarken can 20. kez "baba, beni lunaparka götür" diyor, sıkıntıdan ve ilgi çekmek için oyun uyduruyor, ses çıkartıyor..deniz, dinginlik, yol; güzel.. arhavi'nin çoğunun göç ettiğini anlatıyor yusuf; "yaşayan olmazsa doğasına kim sahip çıkabilir" diyoruz.. 

artvin'e dönüş
10 gün sonra singapur'a dönecek yusuf'la vedalaşıp hızlıca borçka'ya yöneliyoruz; deniz arkamızda kalırken eco ve hüs cep tel fotolarını patlatıyor; bense yarım saniyeyle gördüğüm dağ ve deniz manzarasıyla yetiniyorum; aksi halde şarampolden bakacağız kendisine.. borçka'da hüs ve can ile ayrılıyoruz, dolmuş bulabilirlerse kutsal macahel ülkesine gidecekler (haritada efeler yazan yer civarı); hatta bugünlerde festival bile varmış.. eco'ysa yıllar sonra yine macahel'in kıyısından dönüyor, bense 10 yıl önce gittim, yıl bitmeden yine gitme planları yapıyorum.

artvin-erzurum sapağında eco'nun erzurum midibüsüne yetişiyoruz; hatta 15 dk öndeyiz. çoruh'un ılık rüzgârı altında eco'yla da vedalaşıyoruz; batum ya da trabzon uçaklarıyla yeni tur planlarını yaptık bile..





3 Eylül 2011 Cumartesi

dragon kitaplığından "ejderha dövmeli kız"

iki kadın: biri keyfe gezer diğeri ejderha dövmeli
...
17 saat ve 1.100kmlik yolculuğun ardından Düzce'de Dragon'un odası, 2-3 saat önce uyumuş, uyandırıyorum.

Önceki gün Boyfriend-Çiko'nun otobandan geçerken arayıp uğrayamamasına gülüyoruz. Acelesi Ankara'da gece gece hısım-akrabanın evinde utanmadan, çizgili damat pijamasıyla dolaşmak için; yemesi bir dert; oturması, kalkması, konuşması.. Bekâr özgürlüğümüze seviniyoruz yeniden..

Eski günlerdeki gibi kitaplara dalıyoruz. Suç ve Ceza'da Dostoyevski yine insana fazla yakın; ilk 500 sayfayı pas geçip son sayfalarını okuyarak bitiriyorum.

Arzu Çağlan seyahat kitabında, Keyfe Gezer evde oturup dizi seyretmiyor; Avrupa şehirlerine gidiyor, pahalı yerlerde yiyor, uzun uzun yemekleri ve restoranları anlatıyor. Ama insanlara uzak, gerçek bir turist gibi geziyor halka dokunmadan; sadece para verip servis alıyor. Ve de sürekli konuyu erkeklerle sorunlu ilişkilere getiriyor. Erkekler komik, hep onun kızıl saçlarının peşinde ve o hep "bir tavır" içinde, sonunda hep bir "cevap" veriyor.. Bu toplumda kadın-erkek ilişkileri niye gergin; neden hep bir komedi-gerginlik aranıyor; başka türlü yaşanamadığından mı?

Stockholm gezisinin anılarını kendiminkilerle karşılaştırıyorum; hayran kaldığım Haga Park'tan, upuzun ve düz caddelerde yürüyüşlerden bahsetmiyor bile.. Gamlastan'ın olanca soğuğu aklıma gelmişken yığının altında neredeyse bir sene önce alınmış, henüz okunmamış çok satan bir kitap görüyorum; Ejderha Dövmeli Kız.
  • Best seller diye okumaktan çekinmek anlamsız; kitabın kutsallığı, üzerine yazılmaması, başladığın kitabı bitirme zorunluluğu gibi..Biraz heyecan, polisiye eğlencelidir.
  • Hikayenin bir kısmının geçtiği Stockholm sokakları ve buz gibi Gamlastan'la yeniden karşılaşmak hoş..Sayfa kenarlarına aklıma gelenleri de yazamadım, Dragon'un diye. Madem yazar tuğla kadar yazmış, ben de yazmalıyım kalan daracık yerlere; tek yönlü metinden mektuplaşmaya dönmeli.
  • Yazar üçlemeyi bitirdikten sonra ölmüş, belki yazmıştır diye 4. kitabı arıyorlar. Romanla ilişkisi üzerine birkaç sorum vardı, soramayacağım
  • İki önemli karakter var; orta yaşlı adam ve genç kadın. Adam yazarın kendisini anlattığı, spor yapan, etik değerlere bağlı, "iyi" bir gazeteci. Kadınsa genç, cool, dışa kapanık. Kadının gençliğinin ve tepkisizliğinin çekiciliğine kapılan bir sürü erkek ve tabii ki etkilenmeyen gazetecimiz. Sartre'ın Özgürlüğün Yolları üçlemesinde de Mathieu Ivich'e tutkuyla ve umutsuzca aşık. Orta yaşlı yazarlar genç ve gizemli kadın çekiciliği söylemini üretip yazıyorlar. 
  • Romanda kadına yönelik cinsel şiddet ana tema, ancak sadece suç çerçevesinden veriliyor; toplumsal çözümleme de yok kaygısı da.. Kadına, göçmene ve her türlü ötekiye olan şiddet tahakküm ilişkileri üzerinden değil bireysel suç üzerinden anlatılıyor; böylece tahakküm ilişkileri gizli kalabiliyor. Sadece feminist eleştiri değil eksik olan, diğer tahakkümlerle ilişkisi ve tabii ki feminizmin özlenen özeleştirisi de eksik..
  • Diğer ana tema ise ekonomi muhabirlerinin şirketlerin yolsuzluklarına göz yumması. Gazateler, TVler de birer şirketken; dahası çok sektörlü holdinglerin parçasıyken normal değil mi?
  • İsveç refah toplumu ve vasilik sistemi eleştiriliyor. Cool ve genç kadın üzerinden toplum baskısı ve özgürlük tartışması liberal değerler üzerinden yapılıyor. Bu halde dar ve ufuksuz kalmak durumunda.  
  • Metinde 
    • "word", "ibook" gibi güncel markalar kullanıyor, gerçeklik artıyor gibi..
    • eş zamanlı ve ikili-üçlü sarmal anlatım eğlenceli.. Önce adam, sonra kadın, bazen diğerleri.. 
    • arada başka karakterler ve hikayeler ekliyor, hoş ama çok karakter olması kafamı karıştırıyor..
    • sona doğru detayları, diğer karakterleri, olayları birleşmesi heyecanlı yeri.. Polisiyenin, best-seller'ın matah kısmı.
  • Bayram boyunca İst-Ank arasında yol alan Dragon'a kitabını veremiyorum. Kdz. Ereğli'de peder beyin kütüphanesinde duruyor, yolu düşerse rakı-balık eşliğinde alabilir.