12 Eylül 2011 Pazartesi

yol, dağ, karadeniz

rize 
cumartesi sabahı artvin'den yola çıkıyorum, hopa'da başlayan yağmur rize'de çıldırıyor..açlıktan başım dönerken kocaman kaşarlı-sucuklu pide gözlerimi açıyor, fındık tepesinin altındaki sütlacı pas geçiyorum... birazdan eco gelecek; 3 günlük telefon trafiği, devlet bürokrasisi, erzurum otobüsçüleri ve ısrar sonunda artvin yerine ancak çayeli'nde buluşabiliyoruz; 8 saat midibüsle gelmiş ve rota ayder..

çamlıhemşin sapağından ayder'e dönerken dağcılar, çanta, es-ts olmaması garip.. ağaçlar orman içinde göğe varıyor, eco domaniçli selo'yu arayıp manzarayı anlatıp intikamını alırken..



ayder
çamlıhemşin'de yine bir pidecide duruyoruz, eco doyuyor.. küçücük ilçede, daracık sokağa bakarak sessizce oturmak iyi geliyor.. 7 sene önce yine buradan aldığım iran işi kırmızı-siyah yemenimi yeniliyorum.. hava kararmadan ayder'e varmalıyız. yağmur çiselerken giriyoruz pansiyon ülkesine; birkaçına fiyat soruyoruz.. aklım tepede, sakin ve gururlu liligum'da kalıyor.. 7 yıl önce amlakit'ten ayder'e patikadan yağmur altında yürüyüp soba sıcaklığını ve kuruluğunu bulduğum evde..

artık sefil yerlerde kalmama kararımın sonucu serender'e park ediyoruz.. ayder'in ilk kadın pansiyoncusuna.."mesleğim bu" diyor..1967'de çamlıhemşin'den nişantaşı'na göçmüş ve bir bakkal dükkânı açmış.. kocası için "dükkânı boşa çalıştırırdı" diyor, meğer muhitin ressamları, sanatçıları hep veresiye yazdırırmış..zamanla tarabya boşken arsa alıp para buldukça kat çıkmışlar.. evlerini 80lerde araplara, sonrasında da iranlılara kiralamışlar; kendisi de çocuklarını alıp içini biraz düzenlediği kömürlükte yatmış.. iranlılar yüzünden ikinci şubeye bile götürmüşler eskortla..şimdi 3 oğlunu da evlendirmiş; "elin kızlarına verirsen..."diye başlıyorum; "gelinlerde bir şey yok, oğlanlar adamsa arasınlar annelerini" diyor:)

odada uydulu lcd tv bile var; ama bir türlü çalışmıyor, gerekmiyor da..haritadan yarın için güzergâh bakıyoruz. sabah ahşap pansiyonda çocuk sesi uyandırıyor eco'yu kabuslarından.. tenzile teyzenin gece önümüzde yaptığı kara yemiş reçelli kahvaltıyla ayder-hazindak patikasına gidiyoruz. 

eco'nun botu yok, terlikleri var! önce 200 m spor ayakkabısıyla yürüyor, sonra terlik giyiyor; nasıl olsa cedo'nun çantası var.. yola çıkarken uyarmıştım halbuki..hemen çantayı eco'ya veriyorum, akılsız başının cezasını çeksin diye.. neyse 15 dk sonra alıyorum çantayı; ayakçı ihtiyacı varsa kendisine bir sevgili bulsun..kadın-erkek-sömürü konusundaki kuramlarımın yine ispatlanmasının bir tadı da kalmadı!

hazindak yaylasına giden patika önce birkaç evin dibinden geçiyor, sonra köprüden.. hamam olduğunu öğreneceğimiz yıkık kubbeyi geçip yükselmeye başlıyoruz. hazindak yaylasına yol yapılmadan önce tüm ihtiyaçlar bu patikayla ayder üzerinden karşılanırmış, artık şehirli turistlere kaldı ve kayboluyor diğer  yayla patikaları gibi..

eco terlikleri elinde taşıyor; çamura bata çıka yalın ayak tırmandı..50 dk yükseldikten sonra dönüyoruz, 50 metrelik şelalenin altında mola veriyoruz, güneş var ama ısıtmıyor..havuzcuklara belki bir ay önce girebilirdik.. foto mkn yok, ama mesuduz ormanın içinde.. 2 saatlik bu yürüyüş iyi geliyor ikimize de; ayda bir ayder'e gelmeye karar veriyorum.. kararımı bir kayaya oturmuş kayısı kurusu yerken ve ayder'i seyrederken düzce'deki dragon'la paylaşıyorum..

arhavi'ye doğru
çamlıhemşin'e dönerken otostop yapan baba ve oğulu alıyoruz hüs ve can; her insan başka dünya. çamlıhemşin'de iniyorlar, eco'nun alışverişini beklerken macahel'den bahsediyorum, zil kaleye gidecekken vazgeçip "bizi de macahel'e yakın bir yerde indir" diyorlar; seviyorum bu ikiliyi..

istanbul'da yaşarken 9 yaşındaki can'ın okulu için ani bir kararla datça'ya yerleşiyorlar yavaş yavaş..3 gün önce yine ani bir kararla karadeniz turuna çıkmışlar, havaalanına giderken polar vs. almışlar..bu arada taksimdeki dükkana  eşi bakıyor. akıllarına neresi eserse oraya gidiyorlar, "bir lonely planet rehber faydalı olabilir" diyorum; "yok, hindistan'ı gezerken rehber kullanmıştım, artık sıkıldım" diyor.. meğer iran, pakistan, hindistan, avrupa, amerika dolaşmış hüs. bir gün amerika'dan gelip londra'ya giderken çocuk konusu ortaya çıkmış ve 6 sene o gezgin adam oturduğu yere mıhlanmış.. can biraz büyüdüğünde yeniden yola koyulabilmiş..

sahil yolunda herşeyden, istanbul'dan, londra'dan, hindistan'dan tekstilden, çalışmaktan, gezmekten, evlilikten, çocuktan, yemekten, yolculuktan bahsediyoruz. can her normal çocuk gibi sıkılıyor, arhavi'ye varana kadar arabada zıplıyor.. 

arhavi
arhavi'de 10 gün önceki pidecime park ediyoruz; can "cappy karışık" diye tutturuyor, karışık pidenin üzerine hamburger istiyor..eco nihayet sütlacını biraz ılık da olsa buluyor.. yusuf'la arhavi'de tanışıyoruz, taaa singapur'dan ebru vermişti haberini..denizin siyahlığına bakarken can 20. kez "baba, beni lunaparka götür" diyor, sıkıntıdan ve ilgi çekmek için oyun uyduruyor, ses çıkartıyor..deniz, dinginlik, yol; güzel.. arhavi'nin çoğunun göç ettiğini anlatıyor yusuf; "yaşayan olmazsa doğasına kim sahip çıkabilir" diyoruz.. 

artvin'e dönüş
10 gün sonra singapur'a dönecek yusuf'la vedalaşıp hızlıca borçka'ya yöneliyoruz; deniz arkamızda kalırken eco ve hüs cep tel fotolarını patlatıyor; bense yarım saniyeyle gördüğüm dağ ve deniz manzarasıyla yetiniyorum; aksi halde şarampolden bakacağız kendisine.. borçka'da hüs ve can ile ayrılıyoruz, dolmuş bulabilirlerse kutsal macahel ülkesine gidecekler (haritada efeler yazan yer civarı); hatta bugünlerde festival bile varmış.. eco'ysa yıllar sonra yine macahel'in kıyısından dönüyor, bense 10 yıl önce gittim, yıl bitmeden yine gitme planları yapıyorum.

artvin-erzurum sapağında eco'nun erzurum midibüsüne yetişiyoruz; hatta 15 dk öndeyiz. çoruh'un ılık rüzgârı altında eco'yla da vedalaşıyoruz; batum ya da trabzon uçaklarıyla yeni tur planlarını yaptık bile..





Hiç yorum yok: