15 Ekim 2011 Cumartesi

tezden kitaplara kaçış

4 yıldan sonra lisansın son iki yılında nihayet derslere girmeye, dahası çalışmaya karar vermiştim.. Metalurji derslerine çalışmaya katlanmak için araya bir Bukowski, bir Le Guin sıkıştırıyordum. Yarım saatlik Bukowski sayesinde yarım saat metalotermik reaksiyonlara bakabiliyordum. Yarım saatlik bir Le Guin okuması başka dünyaları anlatırken, seramik üretimini de çekilebilir kılıyordu.

10 yıl sonra değişmedim, sevdiğim konu da olsa, tez yazdığım için arada başka dünyaları ve insanların hikâyelerini arıyorum.



Kavim, Ahmet Ümit
Polisiye okumak güzel, kolay, eğlenceli.. Kafanızı dağıtıp heyecanlandırabiliyor.. Ahmet Ümit'in çoğu romanındaki gibi istanbul'da bir polis şefi, orta yaşın üzerinde..özel hayatı sorunlu, behzat ç. benzeri ailesini kaybetmiş; rum meyhaneci kadına olan sevgisini göstermeyecek kadar da erkek..Çocuk-maço-polis erkeklerden sıkıldım artık.
Ahmet Ümit'in Anadolu'daki din, etnik, tarihi zenginliği birlikteliğine dair güzellemesi var; özel harekatçılar, beyoğlu sokakları.. bu toprağın hikâyesini okumak güzel.. Genç kadın ve erkek komiserler; Zeynep ve Ali arasında elektrikli kurgusu biraz yapay, eksik.. Ama her polisiyenin sonu gibi sürpriz ve heyecanlı.. Yine de en çok Aşk Köpekliktir adlı öykü kitabını sevmiştim..


Ölü Ruhlar Ormanı, Jean-Christophe Grange
Yeni üniversitenin en hoş sürprizi kütüphanesindeki okunası kitapları oldu.. Kitapları bir dağdan alıp karşı dağa taşıyıp okuyorum..

Jeanne adında bir fransız yargıcın latin amerikada sonuçlanan gerilimli hikâyesi.. 30larında bir kadının başrolde oluşu ve onun ağzından yazılması güzel; dahası ally mcbeal sorunlarını da anlatıyor; sevilme kaygısı, beğenilme çabası, yeme korkusu, yaşlanmanın kaçınılmazlığı.. şaşırtma, heyecan, korku tadında..cinayetler antropoloji ve freudla zenginleştirilmiş; latin amerika'da doğasıyla, insanlarıyla boydan boya seyehat ediyorsunuz. grange okunur sevilir.. 




Ender'in Oyunu, Orson Scott Card
Art-Vine'daki bilimkurgu tutkunu yeni arkadaşım val önerdi ve kütüphanesinde daha neler var.. 

Ender, dünyayı kurtarmaya çalıştırılan çocuk komutan.. kötü ve iyi kardeşleri.. diğer çocuk askerler ve zorunlu oyun eğitimleri... militarizm ve politika eleştirisi.. başlayınca bırakmak zor, sıkı kitap.. okurken yukarıdaki iki kitaptaki gibi kurguyu hissetmedim, düşünmedim.. hugo ve nebula ödüllerini boşa almamış..
en güzel tarafı devamı var:)

9 Ekim 2011 Pazar

uefa gecesinde nasıl dışarıda kaldık?


bu hikayeyi yazmalıydık..
sefil galatasay o gece kupayı aldı,
bizse eğlenceli hikayelerimizden birini..

17 Mayıs 2000 gecesi…

doğan, ben, rami - sakarya

humen, ben, çiko - kutsal fizik çimleri
20:00
çetin emeçteki evdeyiz
rami, doğan, çağatay ve ben (1)
ispir yok, geceye de yokluğu damgasını vuracak
bundan henüz haberimiz yok…

galatasaray uefa final maçına çıkıyor (2)
ankara’nın göbeğinde, evdeki tvde trt çekmiyor
en yakın kahveye gidiyoruz
trt var, hava güzel ama
bir şeyler unuttuk ama farkında değiliz!

21:00
maç başlıyor
hayatımın en stresli iki buçuk saati geçiyor
iş uzatmalara, penaltılara kalıyor
her molada dışarı çıkıp bir kısa tur atıp geliyorum
penaltıların da hepsine bakamıyorum
bu takımı nereden tuttum ben?
çocukken kendim seçmiştim..

bir ara tuvalete kaçıyorum;
gözlük de tuvalete düşüyor;
hoş olmuyor tabii:(

neyse hakem hagi’yi atıyor, popesku da son penaltıyı..
bütün ülkeden hatta dünyadan toplu bir çığlık yükseliyor
nerede bu toprağın insanı varsa,
seviniyoruz..
çağatay bile mutlu (3);
bir daha hiçbir maça bu kadar çok sevinemeyeceğiz,
futbol seyretmekten, takım tutmaktan uzaklaşacağım.
yine de o gece avrupa ezikliği eşiğini aşıyoruz..

00:30
kutlamalara katılmaya kızılay’a gidiyoruz.
şehirde meydan olmadığı için (4)
mekan kızılay kavşağı ve daracık güven park
benim diş yine sızlamaya başlıyor (5)
zorla eve dönüyoruz,
bizimkiler hafif sitemliler bana.

01:30
GECE BAŞLIYOR
eve vardık
herkes maçını seyredip yatmış
gülümseyerek uyuyor
bizim de niyetimiz gün ışıyana kadar
muhabbeti çevirmek,
çiko’nun aslında ve kalpten arsenalspor taraftarı olmasına şaşırmamak,
gün doğarken
yandaki bakkala sütler gelince
parasını peşin bırakmak suretiyle (6)
taze taze içmek ve okulda dersler bitene kadar evde uyumak..

aylardan mayıs; sınav, final dönemi ama
aramızda pek ilgilenen yok takdir edersiniz
zira üniversitede ilk dört sene sürtülür,
ancak ve ancak son iki sene çalışılır..
dahası üstad rami 7’ye, büyük üstat doğan da 10 seneye tamamladı
hukuk fakültesini..
yasalar her sene değişince kaçırmak istemediler hiçbirini..
diplomayı hak etmek istediler zannımca

ANAHTAR YOK
eve vardığımızda
doğan’la ben ceplerimizi arıyoruz
bir yokluk hissi çarpıyor hafif şiddette,
anahtarlar yok.
ayıptır söylemesi kapı çelik kapı,
amatörlere anahtarsız açılacak gibi değil..

evin 3.sü “mustafa karlıova”
“ispir” olarak anılmakta
o da evde yok
arkadaşında kalıyor.
evi de uzakta değil
“birkaç sokak ileride”.
bu son 3 kelimenin anlamını daha sonra öğreneceğiz..

ispir’in konakladığı evi bilmiyoruz
bazı öngörülerimiz var..
doğan daha önceden gitmiş, (7)
evin sahibi de bana da evi uzaktan göstermişti..

SOKAK SOKAK
rami’yle doğan birkaç sokağı paralel taramaya başlıyor
baştan sonra sokakları yürüyüp
hangi apartman olacağına dair
temayül yoklaması yapıyorlar kendileri ve apartman sakinleri arasında..
gecenin 2si olduğu için tabii
millet evinde yatıyor
rami’yle doğan
“mustafa” diye bağırıyorlar her sokakta.
bundan sonuç çıkmayınca;
bazı apartmanların giriş katlarını yokluyorlar
kısa bir anket yapıyorlar (8)
tepki olmasın diye de
“aşağıda camı açık bir röno var, sizin mi ?” diyorlar.
3 sokağı taradıktan sonra
koca çetin emeç bulvarında camı açık röno’nun sahibini buluyorlar
ancak ispir’i bulamıyorlar, ve tabii anahtarı da..

rami’yle doğan bulamayınca
çiko’yla ben de katılıyoruz ispir ve konağını aramaya..
sokaklardan birinde bir ev gözüme çarpıyor,
arkadaşın uzaktan bana gösterdiğine benzetiyorum
apartmanın girişinde bakkal da var; diğerlerinden farklı olarak.
doğan eve önceden geldiği, yiyip içtiği, tetkik ettiği için soruyorum
“bu olabilir mi diyorum” doğan’a.
Gecenin akıllara kazınacak 1. cümlesini kuruyor,
“kesinlikle değil!”
böylece gidip sormuyoruz bile!
cevabın doğruluğunu güneş doğmadan öğrenemeyeceğiz..

03:00
HAKİMEVİ DENEMESİ

ispir’in kaldığı evi biz bulamadık
ama türk telekom yapabilir diyoruz
evin telefonunu bulursak ispir’i bulabiliriz, zira cep teli kapalı.
telefon kartı bulup yakındaki hakimevi’ne gidiyoruz
gece vakti, 4 öğrencinin telefon kartıyla giriş talebine olumlu bakıyorlar
rami bilinmeyen numaraları arıyor,
ispir’in arkadaşının numarasını çeşitli kombinasyonlarla bile bulamıyoruz.
bu arada dişim sızlıyor,
güneş doğana kadar geçmeyeceğini biliyorum
nöbetçi eczane yok yakında,
hakimevi’nde ağrı kesici de,
sanki diş ağrısını herhangi bir ilaç kesebilirmiş gibi..

AYIP OLMASIN
ispir’den umudu kesince
gecenin 3ünde dışarıdayız
ancak yakında, kavaklıdere’de oğuzhan’la barış’ın evi var
yarım saatte yürürüz
çiko’ya “oğuzhanlara gidelim, birkaç saat yatıp ispir uyanınca döneriz” diyorum.
çiko gecenin akıllara kazınacak 2. cümlesini kuruyor.
“gitmeyelim, bu saatte rahatsız etmeyelim”
“Ne rahatsızlığı” diyorum, “asıl biz rahatsızız, kaç saattir dışarıdayız. 2-3 saat salonda oturup gün ışıyınca çıkarız”.
ama nafile,
çiko’nun istemezük inadı tuttu mu şansımız yok…(9)
her daim kaldırdığı kazanı bu yeniçerinin başına geçirmek iyi olurdu ya,
buna da ancak ispir cesaret edebilir, onu da zaten bütün gece bulamadık.

04:00
MIZRAKLI MÜCADELE

taktiği değiştiriyoruz
anahtarı dışarıda değil içeride arıyoruz
evde iki anahtar var, yerleri de belli
gecenin dördünde giriş kattaki evin fizibilitesini etrafında dolanarak yapıyoruz
camlar demirli, ama pencereler açık.
anahtarların biri doğan’ın odasında, koltuğun üzerindeki pantolonda
diğer benim odada masanın üzerindeki pantolonda..

eğer ucu çivili ve uzun bir sopa olursa,
pencereden sokup pantolonları çekebiliriz..
ey okuyucu, sanma ki
“öyle de, gecenin 4ünde dikmen’de ucu çivili uzun bir sopa nerede olabilir! Dahası Dikmen’de var mıdır?”
sorusunu kendimize sormadık senin gibi.
sorduk ama zaten boşuz, bir arayalım diyoruz
buluyoruz!!! apartmanın arkasında varmış bir tane.
kim koymuştur, ne içindir bilinmez, anlaşılmaz!!!

elde sopayla pozisyon alıyoruz.
doğan sopayı tutuyor, pantolonu arıyor.
rami de doğan’ın omzuna çıkıyor,
odalar karanlık ve yukarıdan yön göstermek gerekiyor..
“sağa, yok sola” diyor
sonra yer değiştiriyorlar,
sopa rami’de, doğan rami’nin tepesinde.
anlaşamadılar yön konusunda,
hafif bir küfürlü bir yön bulma faslı yaşanıyor aralarında.
gecenin 4ünde birbirlerinin omzunda camdan içeri
sırayla sopa sokup yön tartışması çıkıyor:)

doğan’ın oda olmayınca, benim açık pencereyi deniyoruz
uzun sopa bir işe yaramıyor, pencere demirlerini aşamıyoruz.

gecenin 4ünde elde sopa, 4 kişi evi zorluyoruz.
her yer apartman, yan taraf hakimevi, sonrası polisevi..
kimse fark etmiyor, bir şey demiyor!
bense eve giremeyiz ama en azından polis gelir,
teslim oluruz kendi evimize zorla girmeye çalışmaktan.
karakolda bir ağrı kesici alırım diyorum.
polis uzakta değil, zira caddenin öteki yanı polis evi,
aşağısı da emniyet genel müdürlüğü..

04:30
CAMDAN DEĞİL KAPIDAN
uzun denemeler sonucunda
yılmadan devam ediyoruz.
zaten gecenin 4ünde başka işimiz de yok.
yine evin etrafını turluyoruz
balkon gözümüze takılıyor
giriş katı olduğu için,
balkon kapısı ve camlar demirli..

balkon kapısından girmeye karar veriyoruz
yazık ki iterek açılmıyor..
kırarak gireceğiz, önce demirlerini çıkaralım diyoruz..
ancak demirler göründüğünden daha sağlam,
o vakit 4 kişi birlikte asılıyoruz.
gecenin 4ünde Dikmen’in ortasında
hakimevine 100m, polisevine 200m uzakta!!

demirler çıkmıyor,
4 kişi dervişler gibi belirli bir ritim içinde
asılıyoruz, gidip geliyoruz..
nihayet demirler kopuyor balkon kapısından,
zira çiko artık duruma el koyuyor,
demiri söküyor,
yeniçerü çiko olmasa yapamazdık.

kapı demirleri tamam,
karşımızda balkon kapısı var,
altı tahta üstü cam.
ve gecenin akıllara kazınacak 3. cümlesini rami kuruyor
“kapının altını, tahtayı kıralım" diyor (10)
diğer üç kişi “camı kıralım" diyoruz.
zira, camı değiştirmek kolay, tahtayı kırınca kapı toptan değişecek.

neyse rami’yi ikna edip cama yöneliyoruz
ama gecenin 5’inde camı ses olmadan nasıl kıracağız,
kendi evimizin camı olsa da..
cama vurmak için tahta vs. bir şey gerekiyor.
yine apartmanın etrafında dolanıyoruz,
aradığımızı yine arka bahçede buluyoruz
geçen gün oynarken patlattığımız plastik top var.

doğan patlamış topu eline alıyor, cama vuruyor kırılmıyor
rami duruma el koyuyor, camı indiriyor aşağıya
gecenin 5’inde Dikmen’in ortasında öyle çok ses çıkıyor ki..
artık polisin gelmesini, nihayet teslim olmayı bekliyorum
telefon hakkı yerine 5 saattir sızlayan dişime bir ağrı kesici isteyeceğim.

eve giriyoruz nihayet
salona kuruluyoruz
gün ışıyana kadar sohbet..
sütçü geliyor yan bakkala,
parasını bırakıp sütlerimizi alıyoruz
ispir hakkında ileri geri konuşarak sütleri yudumluyoruz..
süt şişeleri onlarca bira şişesinin yanına diziliyor..

kırılan camlar mı?
günlük işleyişi çok doğrudan etkilemiyorsa,
öğrenci evlerinde bu tür sorunların üzerinde durulmaz..
kırık camlar televizyonun arkasında evin kullanılmayan alanındaydı,
taşınana kadar öyle kaldı.
dahası camı da ancak taşınırken yaptırdık
o vakit yaz akşamları, geceleri, sabahları
evimiz hep uzaktaki deniz kıyıları gibi
püfür püfürdü..

çağrıdeniz - temmuz 2009

(1) rami’nin asıl adı erhan, rami nereden çıktı? sorusunun cevabı şöyle: sene 1999, eryaman’daki evdeyiz. rami, doğan, ben üçümüz kalıyoruz. ben adımı “deniz” olarak değiştiriyorum, bundan sonra bana “deniz” diyin diyorum, erhan da bana “ramses” diyin o zaman diyor, doğan “benimki de şamil” olsun diyor. erhan, “ramses” kitapları serisinin hepsini okuyor o sıra. biz de "ramses olmaz, kral mısın bize diyoruz” ve ramses ismini daha bir halk insanı tadında, bu toprağın çocuğu olan “rami”ye çeviriyoruz.

.(2) o zamanlar hala takım tutuyoruz..

.(3) çiko normalde karşıtlıktan mutlu olur. adi fenerbostan’ı tutar, ama hep 3-0 yenildiği maçlara gider ya da gittiği maçlarda yenilir, aslında hep yeniliyordur..

.(4) padişah 4. melih’e gore şehir arabalar için. Once onlar için yollar açılıyor, hatta “refüj” adındaki yeşil alanlar bile arabalar için.. şehir kocaman bir yol ağı ve otopark, bizse yol kenarında, otopark içinde sıra sıra ve tedirgin yürümeye çalışan koyunlarız... diğer yandan sultan 2. Murat gelse de aynı, melihler muratlar geçici “sultanlık” kalıcı. zaten sorun birinin başa gelmesinde! kendi başlarımız neyimize yetmiyorsa, neyse yeri değil şimdilik uzatmayalım..ancak asıl mesele budur..

.(5) sanılmasın ki sadece o gece sızladı dişim, 2 sene sızladı ben korkudan gitmedim dişçiye, gidince de bayılıyordum zaten.

.(6) bu noktadaki osmanlı seferi söylemindeki dürüstlüğümüz, bir ay sonra rami’nin vurduğu voleyle sona erecekti.. bir gün evde para bitiyor, her gün gibi.. rami de üst bakkaldan depositosuz aldığımız süt şişelerini aşağı bakkala pazarlıyor.. kimin malını kime satıyoruz:)

.(7) yani doğan iki sokak ötedeki eve gitmiş, yemiş içmiş sohbet etmiş. Görmediği, bilmediği bir yer değil yani..

.(8) anket konusunda bilecik’te alan çalışması da yaptılar. Gece başlayan kamyon otostopu, bilecik meydanındaki anıtta dinlenme, “dersane öğrencilerinde gelecek kaygısı” konusunda anket doldurttular.. bu da başka bir hikayedir..

(9) çiko’nun inadı bizedir aslında. zira, okulda son iki senesini boyfriend ve sonrasında da husband olarak geçiren çiko eski günleri unutmuştur. Hatırlatmak gerekirse, ki gerekir:) Sene 1998, rami şenoba, çiko, doğan ile odtü-idare binasına doğru yürüyoruz. (eskiden işletme bölümü de bu binadayken buraya yürümenin bir hevesi de vardı ya, neyse)
rami ”hayatta benden daha zeki kadın tanımadım, tanımam” diyor, yeniçeri çiko da olanca güveniyle ve
önündeki boyfriend-husband kariyerinden habersiz halde “ben de tanımadım, tanımam” diyor.

(10) bu noktada rami’nin “tavşan kurban töreni” akla geliyor. Vaktiyle eryaman’daki evde Latif’in tavşanını kescem diye tutturmuştu. biz de, hevesi kırılmasın ve tavşan ölmesin diye “kesme ama kesiyormuş gibi yap” çözümünü önermiştik. tavşanı bahçeye çıkardık, rami makarna tenceresinin üzerine yatırdı, bıçağı tavşanın boynuna vurdu, doğan da şahit olarak yanına geçti. ben de fotoyu çektim. peki bu efsane foto nerede? bilmiyoruz, yıllarca aradık bulamadık. ama o an aklımızda hep..

27 Eylül 2011 Salı

kuzey toprakları

stockholm, haga park

"Ertesi gün tam güneşin kavuştuğu saatlerde, Aragorn tek başına ormanda dolaşıyordu; içi neşe doluydu; kendisi umut dolu ve dünya da çok latif olduğundan şarkılar söylüyordu. Aniden, daha şarkısını söylerken, huş ağaçlarının beyaz gövdeleri arasında, yeşil çimenler üzerinde yürüyen bir kız gördü; bir rüyaya daldığını veya okudukları şarkıları dinleyenlerin gözleri önünde canlandıran Elf Ozanlarının kabiliyetlerini kazandığını düşünerek olduğu yerde hayretler içinde kalakaldı.


Çünkü Aragorn tam o anda Lúthien ile Beren’in, Neldoreth Ormanı’nda karşılaşmasını anlatan Lúthien gazelini okuyordu. Ve o da ne! Lúthien gözleri önünde,gümüşlere ve mavilere bürünüp bir elf yuvasındaki alacakaranlığa benzeyen zarafetiyle Ayrıkvadi’de yürümeye başlamaz mı; kara saçları aniden çıkan yelde dağılmış, kirpikleri yıldızlar gibi taşlarla dolu.


Bir an için Aragorn sessizce seyretti fakat onun geçip gitmesinden ve bir daha onu görememekten korkarak ona Tinúviel,Tinúviel! diye seslendi, çok zaman önce, Eski Günler’de Beren’in yaptığı gibi."
...

J.R.R. Tolkien, Yüzüklerin Efendisi. Tek Cilt, EK E, S. 983-984.
(Aragorn ile Arwen'in Tanışması Bölümünden)



kutsal topraklardan..
http://www.facebook.com/media/set/?set=a.13877547661.23552.586472661&l=303e3cec94&type=1

25 Eylül 2011 Pazar

caz çağım gelmiş..

kaf dağı'ndaki kasaba
bulut içinde, yağmur altında.
pazar günü ve tez yazıyorum.
ntv'den odaya dolan eski bir şarkıyı başka bir ritmde
tüm duyularımla dinliyorum,
caz çağım gelmiş.

hatırlıyorum,
10 yıl önce eylül akşamında
köpek korkusundan geceleri yürüyemediğim Olimpos-Çıralı Köyünde
17 yaşındaki bir kızdan dinlemiştim
Teoman'ın İki Yabancısını.
Isn't it ironic, don't you think?

http://tvarsivi.com/player.php?y=13&z=2011-09-25%2010:51:00
http://www.ttnetmuzik.com.tr/album/Turkish_Standards_Vol_1/251065/albums/2986045

12 Eylül 2011 Pazartesi

yol, dağ, karadeniz

rize 
cumartesi sabahı artvin'den yola çıkıyorum, hopa'da başlayan yağmur rize'de çıldırıyor..açlıktan başım dönerken kocaman kaşarlı-sucuklu pide gözlerimi açıyor, fındık tepesinin altındaki sütlacı pas geçiyorum... birazdan eco gelecek; 3 günlük telefon trafiği, devlet bürokrasisi, erzurum otobüsçüleri ve ısrar sonunda artvin yerine ancak çayeli'nde buluşabiliyoruz; 8 saat midibüsle gelmiş ve rota ayder..

çamlıhemşin sapağından ayder'e dönerken dağcılar, çanta, es-ts olmaması garip.. ağaçlar orman içinde göğe varıyor, eco domaniçli selo'yu arayıp manzarayı anlatıp intikamını alırken..



ayder
çamlıhemşin'de yine bir pidecide duruyoruz, eco doyuyor.. küçücük ilçede, daracık sokağa bakarak sessizce oturmak iyi geliyor.. 7 sene önce yine buradan aldığım iran işi kırmızı-siyah yemenimi yeniliyorum.. hava kararmadan ayder'e varmalıyız. yağmur çiselerken giriyoruz pansiyon ülkesine; birkaçına fiyat soruyoruz.. aklım tepede, sakin ve gururlu liligum'da kalıyor.. 7 yıl önce amlakit'ten ayder'e patikadan yağmur altında yürüyüp soba sıcaklığını ve kuruluğunu bulduğum evde..

artık sefil yerlerde kalmama kararımın sonucu serender'e park ediyoruz.. ayder'in ilk kadın pansiyoncusuna.."mesleğim bu" diyor..1967'de çamlıhemşin'den nişantaşı'na göçmüş ve bir bakkal dükkânı açmış.. kocası için "dükkânı boşa çalıştırırdı" diyor, meğer muhitin ressamları, sanatçıları hep veresiye yazdırırmış..zamanla tarabya boşken arsa alıp para buldukça kat çıkmışlar.. evlerini 80lerde araplara, sonrasında da iranlılara kiralamışlar; kendisi de çocuklarını alıp içini biraz düzenlediği kömürlükte yatmış.. iranlılar yüzünden ikinci şubeye bile götürmüşler eskortla..şimdi 3 oğlunu da evlendirmiş; "elin kızlarına verirsen..."diye başlıyorum; "gelinlerde bir şey yok, oğlanlar adamsa arasınlar annelerini" diyor:)

odada uydulu lcd tv bile var; ama bir türlü çalışmıyor, gerekmiyor da..haritadan yarın için güzergâh bakıyoruz. sabah ahşap pansiyonda çocuk sesi uyandırıyor eco'yu kabuslarından.. tenzile teyzenin gece önümüzde yaptığı kara yemiş reçelli kahvaltıyla ayder-hazindak patikasına gidiyoruz. 

eco'nun botu yok, terlikleri var! önce 200 m spor ayakkabısıyla yürüyor, sonra terlik giyiyor; nasıl olsa cedo'nun çantası var.. yola çıkarken uyarmıştım halbuki..hemen çantayı eco'ya veriyorum, akılsız başının cezasını çeksin diye.. neyse 15 dk sonra alıyorum çantayı; ayakçı ihtiyacı varsa kendisine bir sevgili bulsun..kadın-erkek-sömürü konusundaki kuramlarımın yine ispatlanmasının bir tadı da kalmadı!

hazindak yaylasına giden patika önce birkaç evin dibinden geçiyor, sonra köprüden.. hamam olduğunu öğreneceğimiz yıkık kubbeyi geçip yükselmeye başlıyoruz. hazindak yaylasına yol yapılmadan önce tüm ihtiyaçlar bu patikayla ayder üzerinden karşılanırmış, artık şehirli turistlere kaldı ve kayboluyor diğer  yayla patikaları gibi..

eco terlikleri elinde taşıyor; çamura bata çıka yalın ayak tırmandı..50 dk yükseldikten sonra dönüyoruz, 50 metrelik şelalenin altında mola veriyoruz, güneş var ama ısıtmıyor..havuzcuklara belki bir ay önce girebilirdik.. foto mkn yok, ama mesuduz ormanın içinde.. 2 saatlik bu yürüyüş iyi geliyor ikimize de; ayda bir ayder'e gelmeye karar veriyorum.. kararımı bir kayaya oturmuş kayısı kurusu yerken ve ayder'i seyrederken düzce'deki dragon'la paylaşıyorum..

arhavi'ye doğru
çamlıhemşin'e dönerken otostop yapan baba ve oğulu alıyoruz hüs ve can; her insan başka dünya. çamlıhemşin'de iniyorlar, eco'nun alışverişini beklerken macahel'den bahsediyorum, zil kaleye gidecekken vazgeçip "bizi de macahel'e yakın bir yerde indir" diyorlar; seviyorum bu ikiliyi..

istanbul'da yaşarken 9 yaşındaki can'ın okulu için ani bir kararla datça'ya yerleşiyorlar yavaş yavaş..3 gün önce yine ani bir kararla karadeniz turuna çıkmışlar, havaalanına giderken polar vs. almışlar..bu arada taksimdeki dükkana  eşi bakıyor. akıllarına neresi eserse oraya gidiyorlar, "bir lonely planet rehber faydalı olabilir" diyorum; "yok, hindistan'ı gezerken rehber kullanmıştım, artık sıkıldım" diyor.. meğer iran, pakistan, hindistan, avrupa, amerika dolaşmış hüs. bir gün amerika'dan gelip londra'ya giderken çocuk konusu ortaya çıkmış ve 6 sene o gezgin adam oturduğu yere mıhlanmış.. can biraz büyüdüğünde yeniden yola koyulabilmiş..

sahil yolunda herşeyden, istanbul'dan, londra'dan, hindistan'dan tekstilden, çalışmaktan, gezmekten, evlilikten, çocuktan, yemekten, yolculuktan bahsediyoruz. can her normal çocuk gibi sıkılıyor, arhavi'ye varana kadar arabada zıplıyor.. 

arhavi
arhavi'de 10 gün önceki pidecime park ediyoruz; can "cappy karışık" diye tutturuyor, karışık pidenin üzerine hamburger istiyor..eco nihayet sütlacını biraz ılık da olsa buluyor.. yusuf'la arhavi'de tanışıyoruz, taaa singapur'dan ebru vermişti haberini..denizin siyahlığına bakarken can 20. kez "baba, beni lunaparka götür" diyor, sıkıntıdan ve ilgi çekmek için oyun uyduruyor, ses çıkartıyor..deniz, dinginlik, yol; güzel.. arhavi'nin çoğunun göç ettiğini anlatıyor yusuf; "yaşayan olmazsa doğasına kim sahip çıkabilir" diyoruz.. 

artvin'e dönüş
10 gün sonra singapur'a dönecek yusuf'la vedalaşıp hızlıca borçka'ya yöneliyoruz; deniz arkamızda kalırken eco ve hüs cep tel fotolarını patlatıyor; bense yarım saniyeyle gördüğüm dağ ve deniz manzarasıyla yetiniyorum; aksi halde şarampolden bakacağız kendisine.. borçka'da hüs ve can ile ayrılıyoruz, dolmuş bulabilirlerse kutsal macahel ülkesine gidecekler (haritada efeler yazan yer civarı); hatta bugünlerde festival bile varmış.. eco'ysa yıllar sonra yine macahel'in kıyısından dönüyor, bense 10 yıl önce gittim, yıl bitmeden yine gitme planları yapıyorum.

artvin-erzurum sapağında eco'nun erzurum midibüsüne yetişiyoruz; hatta 15 dk öndeyiz. çoruh'un ılık rüzgârı altında eco'yla da vedalaşıyoruz; batum ya da trabzon uçaklarıyla yeni tur planlarını yaptık bile..





3 Eylül 2011 Cumartesi

dragon kitaplığından "ejderha dövmeli kız"

iki kadın: biri keyfe gezer diğeri ejderha dövmeli
...
17 saat ve 1.100kmlik yolculuğun ardından Düzce'de Dragon'un odası, 2-3 saat önce uyumuş, uyandırıyorum.

Önceki gün Boyfriend-Çiko'nun otobandan geçerken arayıp uğrayamamasına gülüyoruz. Acelesi Ankara'da gece gece hısım-akrabanın evinde utanmadan, çizgili damat pijamasıyla dolaşmak için; yemesi bir dert; oturması, kalkması, konuşması.. Bekâr özgürlüğümüze seviniyoruz yeniden..

Eski günlerdeki gibi kitaplara dalıyoruz. Suç ve Ceza'da Dostoyevski yine insana fazla yakın; ilk 500 sayfayı pas geçip son sayfalarını okuyarak bitiriyorum.

Arzu Çağlan seyahat kitabında, Keyfe Gezer evde oturup dizi seyretmiyor; Avrupa şehirlerine gidiyor, pahalı yerlerde yiyor, uzun uzun yemekleri ve restoranları anlatıyor. Ama insanlara uzak, gerçek bir turist gibi geziyor halka dokunmadan; sadece para verip servis alıyor. Ve de sürekli konuyu erkeklerle sorunlu ilişkilere getiriyor. Erkekler komik, hep onun kızıl saçlarının peşinde ve o hep "bir tavır" içinde, sonunda hep bir "cevap" veriyor.. Bu toplumda kadın-erkek ilişkileri niye gergin; neden hep bir komedi-gerginlik aranıyor; başka türlü yaşanamadığından mı?

Stockholm gezisinin anılarını kendiminkilerle karşılaştırıyorum; hayran kaldığım Haga Park'tan, upuzun ve düz caddelerde yürüyüşlerden bahsetmiyor bile.. Gamlastan'ın olanca soğuğu aklıma gelmişken yığının altında neredeyse bir sene önce alınmış, henüz okunmamış çok satan bir kitap görüyorum; Ejderha Dövmeli Kız.
  • Best seller diye okumaktan çekinmek anlamsız; kitabın kutsallığı, üzerine yazılmaması, başladığın kitabı bitirme zorunluluğu gibi..Biraz heyecan, polisiye eğlencelidir.
  • Hikayenin bir kısmının geçtiği Stockholm sokakları ve buz gibi Gamlastan'la yeniden karşılaşmak hoş..Sayfa kenarlarına aklıma gelenleri de yazamadım, Dragon'un diye. Madem yazar tuğla kadar yazmış, ben de yazmalıyım kalan daracık yerlere; tek yönlü metinden mektuplaşmaya dönmeli.
  • Yazar üçlemeyi bitirdikten sonra ölmüş, belki yazmıştır diye 4. kitabı arıyorlar. Romanla ilişkisi üzerine birkaç sorum vardı, soramayacağım
  • İki önemli karakter var; orta yaşlı adam ve genç kadın. Adam yazarın kendisini anlattığı, spor yapan, etik değerlere bağlı, "iyi" bir gazeteci. Kadınsa genç, cool, dışa kapanık. Kadının gençliğinin ve tepkisizliğinin çekiciliğine kapılan bir sürü erkek ve tabii ki etkilenmeyen gazetecimiz. Sartre'ın Özgürlüğün Yolları üçlemesinde de Mathieu Ivich'e tutkuyla ve umutsuzca aşık. Orta yaşlı yazarlar genç ve gizemli kadın çekiciliği söylemini üretip yazıyorlar. 
  • Romanda kadına yönelik cinsel şiddet ana tema, ancak sadece suç çerçevesinden veriliyor; toplumsal çözümleme de yok kaygısı da.. Kadına, göçmene ve her türlü ötekiye olan şiddet tahakküm ilişkileri üzerinden değil bireysel suç üzerinden anlatılıyor; böylece tahakküm ilişkileri gizli kalabiliyor. Sadece feminist eleştiri değil eksik olan, diğer tahakkümlerle ilişkisi ve tabii ki feminizmin özlenen özeleştirisi de eksik..
  • Diğer ana tema ise ekonomi muhabirlerinin şirketlerin yolsuzluklarına göz yumması. Gazateler, TVler de birer şirketken; dahası çok sektörlü holdinglerin parçasıyken normal değil mi?
  • İsveç refah toplumu ve vasilik sistemi eleştiriliyor. Cool ve genç kadın üzerinden toplum baskısı ve özgürlük tartışması liberal değerler üzerinden yapılıyor. Bu halde dar ve ufuksuz kalmak durumunda.  
  • Metinde 
    • "word", "ibook" gibi güncel markalar kullanıyor, gerçeklik artıyor gibi..
    • eş zamanlı ve ikili-üçlü sarmal anlatım eğlenceli.. Önce adam, sonra kadın, bazen diğerleri.. 
    • arada başka karakterler ve hikayeler ekliyor, hoş ama çok karakter olması kafamı karıştırıyor..
    • sona doğru detayları, diğer karakterleri, olayları birleşmesi heyecanlı yeri.. Polisiyenin, best-seller'ın matah kısmı.
  • Bayram boyunca İst-Ank arasında yol alan Dragon'a kitabını veremiyorum. Kdz. Ereğli'de peder beyin kütüphanesinde duruyor, yolu düşerse rakı-balık eşliğinde alabilir.

29 Ağustos 2011 Pazartesi

"hobbit" üzerine

1997'nin sonbaharı, Ankara.
Irish pub sakini Dragon, kadife pantalonu, siyah montu, kirli sakalıyla dolaşıyor. Kurtuluş'taki Hukuk Fakültesini arkada bırakıp Ankara'nın kuru ve acımasız soğuğunda diğer ev arkadaşım Bilbo'yla Kızılay'a yürüyorlar. Bilbo yolda Dragon'un yürüyüşünü taklit edip kızdırıyor. Bilmedikleri ise ikisinin gezgin yılları henüz başlamadan Tolkien tarafından bir kitapta anlatılmış, ve birazdan ona dokunacaklar..

Klasik buluşma noktamız müzikli Dost'a dalıp tam karşıda, sağdaki bilimkurgu reyonunda sarı kapaklı kitabı seçiyor Dragon.. Bilbo'ysa Ramses kitaplarına seyirtiyor, 12sini birkaç sene içinde okuyacak ve adını Ramses olarak ilân edecek bizlere..

Kitap seçerken dikkatli olmalı, seni nerelere savuracağı belli olmaz.. Zira,Orta Dünyanın top şarkısı bunun üzerine: evin hemen önünden başlayan yol zorlu maceralara giden yolun da başlangıcıdır, yola çıkarken dikkatli olmalı.. Kitaplar da bizim için böyle, sayfayı çevirdikten sonra maceramız başlıyor..

Dragon Hobbit'i satın alıyor, Bilbo'yu Oran'daki askeri yurduna kadar bırakıyor. Ankara'nın öteki ucu Eryaman 3. Etapa doğru halâ soğuk ve hep uzun otobüs yolculuğuna çıkıyor, Hobbit'in Türkçedeki ilk baskısına göz atarak..

Nihayet eve varışında kitabı bana gösteriyor, "yeni bir kitap, ilginç" diyor. Aldığım mühendislik formasyonu  Hobbit'e uzuk duruyor başta. Elime alıyorum, fantastik edebiyat başlangıçta sarmıyor, bırakıyorum..
Bir-iki hafta içinde Dragon, ay sonunda da Lütfü okumuş oluyor; beğeniyorlar.. Anlıyorum ki kalın kafalıyım, yeniden okuyorum ve nihayet Tolkien beni de çıkarıyor maceraya; hemen evin önünden başlayan yoldan..

Sonrasında Yüzük Kardeşliği giriyor, okulu asıp aylarca kitaplara gömüldüğümüz öğrenci evimize. Birinin okuduğu sonra ötekinde; kitaplar, düşünceler dönüyor aramızda.. Sonrasında yollara çıkıyor her birimiz. Ayrıkvadi evimiz, Lothlorien'i arıyorum her ormana girişimde.. 

..............

Hobbit'i okumuşsanız bir şeyler ifade eder bundan sonrası..
Yoksa okumalısınız, seneye vizyona girecek filmi ne kadar sadık olursa olsun Tolkien'e, kelimelerin yerini tutmaz; kaçınılmaz olarak başka bir hikaye anlatır; Peter Jackson'unkini..

Hobbit de Yüzüklerin Efendisi gibi yol macerası hikayesi.. Birçok benzerlikleri var, aslında YE, Hobbit'in geliştirilmiş versiyonu.. Hobbit çocuklara yönelik yazılmış, YE ise edebi bir efsane anlatısı.. Hatta Hobbit'teki bazı detaylar YE'de yadsınıyor; Orta Dünya'da bile gerçek olamayacağı için.

İki kitapta da:
  • istemediği halde yola çıkan, kendinden güçlü diğerlerini kurtaran bir anti-kahraman var; kahraman olmak istemeyip evinde çay-püsküüt-şömine hayalleri kuran..
  • yolun sonunda bir dağ var, dağdan da büyük bir tehlikeyi geçmeleri gerekiyor, ödül orada..
  • yolda grup bozuluyor, yollar ayrılıyor, sonra birleşiyor.
  • Gandalf yolun ortasında, tam da gerekli olduğu zaman yok oluyor; sona doğru ortaya çıkıyor..
  • sonunda eve dönülüyor, ama değişmiş olarak..

Tolkien'in Orta Dünya hikayesinde iyiler ve kötüler genellikle ırklar üzerinden tanımlanıyor. Batı halkları-ırkları iyi, Doğu halkları-ırkları kötü.. Elfler latif, insanlar zayıf, cüceler cimri, orklar kötü.. Kendini "iyi" sayıp diğerlerini "kötü" sayan modernizm ve oryantalizm kokuyor biraz..

Hobbit, kırsal topluluk yaşamına ve değerlerine bağlı, kapitalizm ve endüstrileşmeye karşı muhafazakar bir halkı temsil ediyor. Kalabalık şehre karşı pastoral yaşamı tercih ediyor. Zira YE'nin son bölümü Hobbit halkının yaşadığı Shire'ın endüstrileşme, militarizm, çevrenin kirlenmesi felaketinden kurtulmasını anlatıyor. Tolkien'in dünya görüşü belki de..

Orta Dünya kesinlikle ataerkil ve savaşçı bir dünya; erkeksi değerler üstün.. Savaş, atalar, kılıç, onur, sadakat vs.. Kadınlar bu dünyada ya güzeller ya da tamamlayıcı; ama asla etkin ve belirleyici değiller; her durumda geri plandalar..

9 Ağustos 2008 Cumartesi

kız çocuğu

livanelinin sesi kulağımda
güneş küçüçük sarı-beyaz bir top olmuş,
uzakta..
kapıları çalıyor küçük bir kız
göze görünmüyor..

.........

kız çocuğu
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer.
Gözünüze görünemem
göze görünmez ölüler.

Hiroşima'da öleli
oluyor bir on yıl kadar.
Yedi yaşında bir kızım,
büyümez ölü çocuklar.

Saçlarım tutuştu önce,
gözlerim yandı kavruldu.
Bir avuç kül oluverdim,
külüm havaya savruldu.

Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk...'

Nazım Hikmet Ran

çevre mi? ekoloji mi?

artık insanların "gündeminde" daha çok yer tutan "çevre" sorunları konusunda birşeyler uymuyor...
sorun sanki 100'lük 40'lık ampül takmaya indirgenmiş..
dahası dünyayı ve insanlığı sömüren tüketim ekonomisi doğayı da "çevre" adıyla
bir sektöre dönüştürmüş..
sorunu çözmeyi değil kar sağlamayı düşünüyor insanlık..
asıl soruyu soramıyor; "çevre sorunları" toplumsal bir sorun mu?
üstad bookchin 29 sene öncesinden cevap veriyor..

...........

...Çevresel bunalımın kökleri bugün bildiğimiz haliyle bizzat toplumun yapısında yatmıyor mu? Toplumsal dünyayla doğal dünya arasında yeni bir denge yaratmak için gereken değişimler toplumun ekolojik doğrulara göre temelden, aslında devrimci bir biçimde, yeniden kurulmasını gerektirmiyor mu?
...
...ekolojik bir toplumun sorunlarıyla başa çıkma çabasında "çevrecilik" terimi bizi yanıltır. "Çevrecilik" giderek daha çok araçcı duyarlılığı yansıtmaktadır. Bu duyarlılık çerçevesinde doğa sadece pasif bir yerleşim alanı, kullanım tarzlarının ne olacağına bakılmaksızın insan kullanımı için daha faydalı hale getirilmeleri gereken dışsal nesneler ve güçlerden oluşan bir yığın gibi görülür."Çevrecilik", aslında, "doğal kaynaklar"la, "kentsel kaynaklar"la, hatta "insan kaynakları"yla ilgilinenir...
"Çevrecilik" mevcut toplumun temelinde yatan insanın doğaya hükmetmesi gerektiği anlayışıonı sorgulamaz; aksine tahakkümün neden olacağı tehlikeleri azaltacak teknikler geliştirerek, bu tahakkümün önünü açmayı gözetir. Tahakküm nosyonunun kendisini sorgulamaz.
Ekoloji, bana göre, doğa ve insanlığın doğal dünyayla ilişkisi hakkında daha geniş bir kavrayış getirir; biyosferin dengesini ve bütünlüğünü kendinde bir amaç olarak görür.
...
Murray Bookcin, Ekolojik bir Topluma Doğru, 1988(1996:62)

8 Kasım 2007 Perşembe

orta dünyanın şarkısı

üniversitede hayta yıllarının kitabıydı
hep elimizde, yüreğimizde
orta dünyanın masalları

her ormana girdiğimizde
ürperirdim lothlorien diye
gerçek olmasını istediğimiz
hikayenin şarkıları


The Bard’s Song – Blind Guardian

Now you all know
The bards and their songs
When hours have gone by
I'll close my eyes
In a world far away
We may meet again
But now hear my song
About the dawn of the night
Let's sing the bards' song

Tomorrow will take us away
Far from home
No one will ever know our names
But the bards' songs will remain
Tomorrow will take it away
The fear of today
It will be gone
Due to our magic songs

There's only one song
Left in my mind
Tales of a brave man
Who lived far from here
Now the bard songs are over
And it's time to leave
No one should ask you for the name
Of the one
Who tells the story

Tomorrow will take us away
Far from home
No one will ever know our names
But the bards' songs will remain
Tomorrow all will be known
And you're not alone
So don't be afraid
In the dark and cold
'Cause the bards' songs will remain
They all will remain
In my thoughts and in my dreams
They're always in my mind
These songs of hobbits, dwarves and men
And elves
Come close your eyes
You can see them too

http://www.youtube.com/watch?v=Zklqr1xj32Q&eurl=http://apps.facebook.com/bandposters/gallery.php?id=586472661

22 Eylül 2007 Cumartesi

suyun vedası


Eylül 2007 - Konya Ovası

son 5 haftada
3 Konya arazisi
insanlığın hikayesinin başladığı
sanırım da biteceği
uçsuz topraklardan

biterken bile bereketli
eski zaman toprağı
20lerinin sonunda
çağrıdenize

sudan tuza
40 bin kilometre
ve
4 senedir
suyun vedasına tanığım;
toprağa


20 Ağustos 2007 Pazartesi

kaçkarlar




iki sene sonra
yine düş toprakları
yıldızlar, dağlar, dereler

44 dağcı, odtülü, her yaştan
uzun zorlu yürüyüşler
ağrıyan dizim
hep kampçı günlerim
her akşam yeni sofralar

yeni arkadaşlar
gürültülü kahkahalar
içten gülümsemeler, paylaşımlar
kardeşliğe en yakın
eve çok uzaktaki dağlar.
birlikte ve eksik söylenen devrim şarkıları

gökyüzünü dolduran yıldızlar
yer değiştiren samanyolu
göğü doldurup boşaltan sisler, bulutlar

4 Ağustos 2007 Cumartesi

yeni ülkeler, kıtalar


Brüksel - Temmuz 2007

bir ay içinde
onbinlerce km
yeni ülkeler
özlediğim yemekler

soğuk, kapalı bürüksel
arka sokakları keşfederken
taklit türk kebapları
tadına kokusuna alışamadığım yemekler
büyük sarı binalar,
arada geniş parklar,
sakin dahası bunalım

renkli amsterdam
şehrin için kanallar,
her çeşit yemek; insan
kararmaya direnen güneş
gece ısınan hava

bisikletle ya da yürüyerek
kutsal elf topraklarında
gökyüzü kapalı da olsa
masmavi akan sarı nehirler
başka dünyanın düşleri
rohanın atlıları
lohtlorienin elf kızları

uzak, çok uzak keyp tavn
az beyaz, çok siyah
yüzlerce yıllık sömürüden sonra
iki okyanus kadar karışmış
ancak beyaz siyah

kokusu yok okyanusun
akdeniz kadar
huzur da yok iyi yemek de
afrikanın en dibinde

19 Temmuz 2007 Perşembe

Nietzsche'den Öğütler

9 yıl önce fizik çimlerinde bir arkadaşım göstermişti
Zerdüşt'ün maceralarını

........................................

İhtiyar ve Genç Kadınlar Üzerine

Neden öyle ürkek ürkek sıvışırsın alaca karanlıkta, Zerdüşt? Ve ne saklarsın böyle özenle hırkanın altında?
Sana armağan edilmiş bir hazine mi? Yeni doğmuş bir çocuğun mu yoksa? Yoksa şimdi sen de uğruların yolunu mu tutarsan, ey kötülerin dostu? –
Gerçek, kardeşim! dedi Zerdüşt, armağan edilmiş bir hazine bu bana: küçük bir gerçek taşıdığım.
Ama küçük bir çocuk gibi yaramaz; ve kapamazsan eğer ağzını, basar feryadı.
Bugün yalnız başına giderken yolda, güneşin battığı saatte, bir ihtiyar kadın çıktı karşıma ve şöyle dedi gönlüme:
“Biz kadınlara da hayli şeyler söyledi Zerdüşt, ama kadınlar üzerine hiç bir şey söylemedi bize.”
Ben de cevap verdim ona: “ Kadınlar üzerine erkeklerle konuşulur ancak”
“Bana da bahset kadınlardan,” dedi; “söyleyeceklerini hemencecik unutacak kadar ihtiyarım.”
Ben de isteğini yerine getirdim ihtiyar kadının ve şöyle dedim ona:
Kadında herşey bir bilmecedir, ve kadındaki her şeyin bir tek çözüm yolu vardır: gebelik denir buna.
Kadın için erkek bir vasıtadır, gaye daima çocuktur. Peki, kadın nedir erkek için?
İki şey ister gerçek erkek: tehklike ve oyun. Onun için, en tehlikeli oyuncak diye ister o kadını.
Erkek savaş için yetiştirilmeli, kadınsa savaşçının dinlenmesi için bundan gerisi deliliktir.
Peki tatlı yenişler – bunları sevmez savaşçı. Onun için sever kadını, en tatlı kadın bile acıdır.
Erkekten daha iyi anlar kadın çocukları, ama erkek kadından daha çocuktur.
Bir çocuk gizlidir içinde gerçek erkeğin: oynamak ister. Haydi kadınlar, bulun erkekteki çocuğu!
Bırakın oyuncak olsun kadın, henüz erişmemiş bir dünyanın erdemleriyle ışıldayan temiz ve güzel bir mücevher gibi tıpkı.
Bırakın sevginizde bir yıldızın ışığı pırıldasın! Umudunuzsa desin:
“Üstün insan ben dünyaya getirsem!”
Bırakın cesaret olsun sevginizde! Sevginizle yürümelisiniz size korku salanın üstüne.
Bırakn sevginizde olsun şerefiniz! Başka türlü kadın pek anlamaz şereften. Şu olsun ama sizin şerefiniz: daima sevildiğinizden fazla sevmek ve asla ikinci olmamak.
Bırakın korksun erkek, seven kadından: sevince yapar her fedakarlığı kadın ve geri kalan her şeyi değersiz sayar.
Bırak korksun erkek, nefret eden kadından: zira gönlünün ta derinliğinde erkek sadece kötüdür; kadınsa aşağlık.
Kimden nefret eder kadın en çok? – Demir mıknatısa şöyle demiş:
“En çok senden nefret ederim, çünkü sen çekersin, ama gücün yok kendine çekecek kadar.”
Erkeğin mutluluğu: “İstiyorum”dur. Kadının mutluluğu: “ İstiyor”dur.
“Bakın şimdi artık mükemmelleşti dünya!”- böyle düşür tam sevgiyle itaat eden bir kadın.
İtaat etmeli kadın ve sathiliğine bir derinlik bulmalı. Sathidir kadının gönlü, sığ bir su üstünde oynak , fırtınalı bir yüzey.
Erkeğe gönlü ise derindir, yeraltı mağaralarında çağlar onun suları: ondaki gücü sezinir kadın , ama anlayamaz. –
O zaman cevap verdi bana ihtiyar kadın: Epey güzel şeyler söyledi Zerdüşt hele genç olanlar için.
Ne tuhaf! Zerdüşt az tanır kadınları, ama haklı onlar için söylediklerinde! Bunun böyle olması, kadınlarda hiç bir şeyin imkansız olmayışından mı acep?
Şimdi teşekkür yerine sen de bir küçük gerçeği kabul et! Onu verecek kadar ihtiyarım ben!
Sıkıca sar da ağzını kapa: yoksa basar feryadı bu küçük gerçek. “
“Ver, küçük gerçeğini kadın!” Ve şöyle dedi ihtiyar kadın:
Kadınlara mı gidiyorsun? Kırbacını unutma!”-
Zerdüşt böyle diyordu.

Nietzsche

Lemon Tree - Fool's Garden

Güzel şarkı
http://www.youtube.com/watch?v=P-a9mzEeqfk


I'm sitting here in the boring room
It's just another rainy Sunday afternoon
I'm wasting my time
I got nothing to do
I'm hanging around
I'm waiting for you
But nothing ever happens and I wonder

I'm driving around in my car
I'm driving too fast
I'm driving too far
I'd like to change my point of view
I feel so lonely
I'm waiting for you
But nothing ever happens and I wonder

I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see is just a yellow lemon-tree
I'm turning my head up and down
I'm turning turning turning turning turning around
And all that I can see is just another lemon-tree

I'm sitting here I miss the power
I'd like to go out taking a shower
But there's a heavy cloud inside my head
I feel so tiredPut myself into bed
Well, nothing ever happens and I wonder

Isolation is not good for me
Isolation I don't want to sit on the lemon-tree

I'm steppin' around in the desert of joy
Baby anyhow I'll get another toy
And everything will happen and you wonder

I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see is just another lemon-tree
I'm turning my head up and down
I'm turning turning turning turning turning around
And all that I can see is just a yellow lemon-tree
And I wonder, wonder

I wonder how
I wonder why
Yesterday you told me 'bout the blue blue sky
And all that I can see, and all that I can see,
and all that I can seeIs just a yellow lemon-tree

18 Haziran 2007 Pazartesi


İstiklal Sokağım - Haziran 2007

kısa başlayacakken uzayan
haziran yolculuğu
eve taşınalı 2 ay oldu
yarısı yollarda
.
salı sabahı beş
ankarada gök mavileşiyor
güneş doğacak
lacivert çanta sırtımda
evden çıkış
.
saat dokuz
denize dokunuş
sakin maviliği seyir
antalya sıcak, nemli
.
akşam istanbul
gece kara mavi
istiklal cıvıl cıvıl
sokağım oldu artık
.
perşembe çorlu-tekirdağ
istanbuldan çıkınca
yemyeşil çayırlar, tepeler
ama sular zehirli
.
cumartesi galata kulesi
tepeden deniz ve şehir
.
pazar günü adalar
birader, çağatay, gonca
fayton, yokuş, tepedeki kilise
saatlerce denize bakış
dönüş vapuru
güneşin istanbula batışı
.
salı akşamı çırağan sarayı
deniz kıyısı, tiki ortam
ağır toplantı, herkes zengin
yemekler güzel, fotolar fena değil
.
çarşamba dönüş yolu
ergenlik şehri
eski sokağım küçülmüş
bütün gün top oynadığım tarlalar artık bina
okulum başkasının
değişmiş, sanki yaşamadım
iki yengen patlatmadan dönülmez
.
15 senelik bolu tüneli bitmiş
yüzlerce kez geçtiğim yol da değişmiş
yeşil uçurumlar arasında
başka ülkelerin yolu
.
9. gün
ank'a dönüş
akşam validenin gelişi
yaz akşamı, balkon sohbetleri
.
cmt akşamı odtü
özlediğim orman ve gün batımı
yağmur ağır ağır, güzel
biraz soğuk algınlığı
gece üçe kadar kuzen sohbetleri
.
pazar günü yaz gribi
licia troisi - nihalin hikayesi
.
iki gün sonra yine istanbul
karanlık otel odası
istiklal sokağım

31 Mayıs 2007 Perşembe

bu su hiç durmaz

lise yıllarında
radyodan dinlemiştim ilk kez
ne güzel söylüyordu üstad

içimizden aktığı gibi
bu su hiç durmaz
çağan kardeşime öğüdümdür...



Fırtına Vadisi - Kasım 2006

kar gibi örttün üstünü
içinde tüm çiçekler
birer birer titrediler

uykusuzluğundan belli
kafanda birikintiler
teker teker döküldüler

sen hep kendine önlemler aldin
ben kendime yasaklar koydum
önümüzde barajlar var
bu su hiç durmaz...
bu su hiç durmaz...

yaşamak dopdoluydu
akan pınarlar gibi
inanmayanlar beklediler

umutlarını borç verdin,
cebinde hiç kalmadı
dostların anlamadılar

sen hep kendine önlemler aldin
ben kendime yasaklar koydum
önümüzde barajlar var
bu su hiç durmaz...
bu su hiç durmaz...

nar gibi güzelliğin gizliydi
vereceklerin fazlaydı
insanlar inanmadılar

sustun sustun konuşmadın,
sonra kaçtın arkana bakmadan
insanlar şaşırdılar

sen hep kendine önlemler aldin
ben kendime yasaklar koydum
önümüzde barajlar var
bu su hiç durmaz...
bu su hiç durmaz...


bülent ortaçgil-bu su hiç durmaz

26 Mayıs 2007 Cumartesi

bozkırdan denizlere


Gediz Deltası - Mayıs 2007
mayıs günü düşmek yollara
cıvıl cıvıl odtüyü
arkada bırakmak zor
ama deniz çağırıyor

yıllar sonra abant gölü
bitmez tükenmez
ergenlik anılarını
yoldaşlarla paylaşmak
baharın son günleri istanbul
boğaz kokan eminönü sokakları
arkadaşlarla midye tava

moda sahilinde
kayalıklardan sekerek yürümek
güneşin batması

yoldaşla birlikte
onyıllar sonra susurlukta
yeniden tost molası
çocukluk anıları

ayvalık-cundada deniz kokusu
ege kıyısından yola devam

izmire güneş batarken giriş
gece kordon boyu; midye dolma
karşıyakanın ışıkları
alsancakın ara sokakları

gediz deltası; denizin ortası
düş toprakları
güneşin suya varışı
vedası yağmurla güzel şehrin

dilek yarımadası uçurum kıyısı
denize doğru yağmur altında
karşısı yunan, yok farkı

kıyamet sessizliği bafa gölünde
yer sarı, gök sarı, deniz sarı
dinginlik, ürperti
yağmuru beklerken

yaza hazır; yalnız didim sokakları
denize doğru
altınkumsalda akşam yürüyüşleri
gece sohbetleri

denize uzak ısparta
hep esen deli mavi eğirdir gölü
güneşin de aklını almış
hep denize batıyor

son durak tabii ki Konya
tuzda suyunu arayan
topraklar, insanlar

nihayet ankaraya hoşgeldin odtüden
fizik çimleri gitar ve şan konseri
yine ve şükür ki kavak yelleri

29 Nisan 2007 Pazar

geniş bulvarlar

iki günde
bursa, istanbul
sofya, ankara
durmadan...

yeşil ve gürültülü bursa
lunapark süprizi, çarpışan arabalar
mustafacanın kazandığı top
akşam rüzgarında çınarların altı...

17 yaşın bakırköy sokakları; yeniden
denize doğru akan İstanbul caddesi
avşar sinemalarında "French Kiss"
ara sokakları keşfederken...

güzel bir bahar gününde
sanki ülkeden çıkmamış gibi
yemyeşil, sakin sofya...

geniş bulvarlar, kibar insanlar
çok yakında; başka dünyalar
gezmeden; bilmeye rağmen

nihayet eve dönüş
ışıl ışıl, duru ankara

19 Nisan 2007 Perşembe

ancak o zaman kardeşlerim

“-ve ancak hepiniz inkar ettiğiniz zaman beni, döneceğim sizlere.

gerçekten, başka gözlerle, kardeşlerim, arayacağım, o zaman kaybettiklerimi,

başka bir sevgiyle seveceğim o zaman sizleri”

(Nietzsche, 2004:69)Zerdüşt Böyle Diyordu




Bafa Gölü - Temmuz 2006